Kırmızı Saçlı Kadın – Orhan PAMUK

Regina Cordiuam ya da Kupa Kızı:  orhan-pamuk-kirmizi-sacli-kadin

Kitabın kapak resmi,  Dante Gabriel Rosetti’nin eşi Elizabeth Siddal’i model alarak yaptığı Regina Cordiuam tablosundan esinlenmiştir. Tablo İngilizcede ‘Queen of Hearts’ olarak bilinmektedir. Bu tablo aynı zamanda iskambildeki ‘kupa kızı’nı da imlemektedir. Gülcihan’ın kendisine benzettiği ve duvarına astığı resimdir bu. 204 sayfalık roman, üç bölümden oluşmaktadır. İlk iki bölümde anlatıcı Cem’in oğludur. Son bölümde ise Kırmızı Saçlı Kadın anlatıcı olarak karşımıza çıkar. Hikâye özetle şöyledir:

I.Bölümde, eczacı bir babanın oğlu Cem’in çocukluk ve ilk gençlik yılları anlatılır. Sol düşünceye yakın bir ailede doğan Cem’in hayali,  yazar olmaktır.  Babası cezaevine girmiş ve işkence görmüş birisi… Cem, babasının gözüne girmek, onun gurur duyacağı bir evlat olmak için gayret göstermektedir.  Kitapçıda çalışırken hayallerini gerçekleştirmek için bol bol kitap okur. Fakat Cem’in babası daha önce olduğu gibi aniden ortadan kaybolur; babasının bir daha evine dönmeyeceğini öğrenmeleri çok zaman almaz, annesiyle içten içe babasına bir öfke biriktirirler. Kitapçıda çalıştığı süre zarfında kazandıkları,  Cem’in üniversite hazırlığı için gittiği dershane ücretini bile karşılayamamaktadır. Bir akrabalarının yazlığında bekçi olarak çalışmaya başlar, o vakitlerde komşu bahçede de su kuyusu açmak için gelen Mahmut Usta’yla tanışır.

Uzun ikna çabalarından sonra annesini ikna eder, Mahmut Usta’nın yanında ‘kuyucu çırağı’ olarak Öngören Beldesi’ne gider. Böylece Cem hem Mahmut Usta’nın oğlu hem de çırağı olur.  Mahmut Usta, Cem’e hem babalık hem de ustalık yapar, yaz gecelerinde ona mitolojik hikâyeler anlatır. Doğu mitolojilerden ve efsanelerinden oluşan bu hikâyeleri Cem, hiç unutmaz, hikâyelerden yola çıkarak hayat, kader ve kehanetler konusunda bir çıkış yolu bulmaya çalışır. Yorgun bir iş dönüşü akşamında Cem de Usta’sının takdirini kazanmak için Kral Oidipus’un başından geçenleri anlatır; lakin bu hikâyeden pek haz almaz Mahmut Usta, kaza ve kadere imanın esas olduğuna inanır. Kuyu açma işi, anlatılan hikâyeler misali uzadıkça uzar. Arsa sahibi (Hayri Bey )’nin kuyu açılmadan ödeme yapamayacağı düşüncesi ile gerilen Mahmut Usta, Cem’i de yanına alarak yakındaki kasabaya akşamları daha sık gitmeye başlar. “Kuyu açma işinde ustalık kadar sabır da önemlidir.” der, Mahmut Usta.

Öngören’de çalıştığı zamanlarda Cem, gezici bir tiyatro ekibiyle kasabada olan Kırmızı Saçlı Kadın’la tanışır. Evli ve asıl ismi Gülcihan olan bu kadınla bir ilişki yaşamaya başlar. İlk sevişme deneyimini de Kırmızı Saçlı Kadın’la yaşayan Cem, fırsat buldukça kasabaya daha sık uğramaya başlar. Bir keresinde tiyatroya girer; sahnede Kırmızı Saçlı Kadın vardır, kafasında okuduğu ve dinlediği efsanelerden kalma düşünceler… Kırmızı Saçlı Kadın’ı tanıyan Cem, bırakmaya niyetlendiği işine bir süre daha devam eder. “ Kuyucu çırağının akılsızı aşağıdakini sakat bırakır; dikkatsizi de öldürür.” diyen Usta’sının kafasına, Cem, aşk ve efsane karakterleriyle zihni meşgul iken bir gün elindeki kovayı düşürür. Tedirgin ve telaş içinde ne kuyuya iner ne de yardıma birini çağırır. Kuyuda Usta’sını bırakır ve kasabayı ilk trenle terk eder.

II.Bölümde, Cem artık başarılı bir üniversite öğrencisidir; yine çok okur ve çok araştırır. Annesinin ısrarıyla yazar olma hevesini bir kenara bırakır, jeoloji mühendisliğini okur. Bir tanıdıklarının kızı olan Ayşe’yle flört etmeye başlar ve kısa bir zaman sonra onunla evlenir. Âşık olduğu kadını( Kırmızı Saçlı Kadın ) ve kuyuda bıraktığı Usta’sını hatırlamamak için kendine bir yol bulur: Yokmuş gibi yapmak.  “Dünya güzeldi, içim de güzel olsun istedim. İçimde bir suçluluk, hatta kötülük yokmuş gibi yaparsam, yavaş yavaş kötülüğü unuturdum. Böylece hiçbir şey olmamış gibi yapmaya başladım. Hiçbir şey olmamış gibi yaparsanız ve gerçekten de hiçbir şey olmuyorsa, hiçbir şey olmaz sonuçta” diyecek, yıllar boyunca buna inanacak ve sonunda hiçbir şeyin olmadığını da görecekti. Şimdi Ayşe’yle mutlu bir evliliği ve giderek zenginleşen bir hayatı vardı. Tek sorun; çocuklarının olmayışı… Sührab ismiyle emlak şirketi kurarlar, çocukları gibi sevip büyütürler şirketlerini. Yurt dışında müzeleri gezip, değerli ve nadide eserleri incelmeye koyulurlar. Oidipus, Rüstem, Sührab’ın izini sürerler. Cem, Sührab’a Firdevsi’inin Şehnâme adlı eserindeki Rüstem ve Sührab hikâyesinden esinlenerek koyar, bu ismi. Şirket büyür, İstanbul’da üç şubesi daha açılır.  Zenginleştikçe, zenginliğini miras olarak bırakacağı bir çocuğunun olmaması Cem’i hayli üzer. Yıllar sonra Cem’in babası Cem’i ve Ayşe’yi akşam yemeğine davet eder, uzun bir muhabbetten sonra baba ölür.  Cem’in annesi ise şehir dışında bir yazlıkta yaşamını sürdürmektedir.

Cem, yıllar önce ayrıldığı Öngören Beldesi’ne emlak işleriyle yatırım kararı alır. Babasının cenaze merasiminde Cem’i iyi tanıyan; ancak Cem’in tanımadığı birisiyle tanışır. Arsa paylaşımı esasıyla yapılan inşaat işlerinde, kendisine haksızlık yapıldığını belirten bu şahıs Cem’in yaşamında bir kırılma noktası oluşturur. Tanıştığı bu şahıstan Mahmut Usta’nın kuyudan sakat çıktığını, suyu bulduğunu ve Öngören’de herkesin sevgisini kazandığını öğrenir. Ayrıca dul bir kadınla evlenen Mahmut Usta’nın kısa bir süre önce öldüğünü öğrenir. Bu gizemli şahsın Öngören Beldesi’nde iki katlı bir evlerinin olduğunu söyler. Cem, babasının örgütteki bu arkadaşından Kırmızı Saçlı Kadın ve babasının ilişkisini, annesinin yıllarca biriktirdiği öfkenin nedenini anlar. Bu arada Enver isminde bir Öngörenli’den tehdit telefonları ve elektronik postalar almaktadır. Cem’e, oğlu olduğunu ve onu öldüreceğini söyleyen Enver’i, araşırınca gerçekten de oğlu olduğunu öğrenir. Kırmızı Saçlı Kadın’ın hâlâ Öngören Beldesi’nde oturduğunu öğrenen Cem, oraya gitmek için karşı konulamaz bir his duyar. Eşi Ayşe’den habersiz bir tanışma yemeği tertipler. Kırmızı Saçlı Kadın’la yemekte buluşur. Serhat ismiyle kendini tanıtan Enver, Cem’i kuyunun da bulunduğu şantiye alanına davet eder. Baba(Cem) ile oğul(Enver) kuyu başında geçmiş yaşantılarının muhasebesini yapmaya başlarlar. Enver aslında mektuplarının cevapsız bırakılmasının, annesiyle kendisini terk etmelerinin hesabını sormaktadır, babasından. Tartışma devam eder, bir boğuşma esnasında Enver babasını vurur ve kuyuya atar.

III.Bölüm, Gülcihan’ın anlatımıyla kurgulanır. Kırmızı Saçlı Kadın, Cem’in babasına olan aşkını hiç unutmamıştır. Cem’i evine, yatağına almasının nedeni, onu babasına benzettiği içindir. Hamileliğinin nedenini Cem’le yaşadığı tek gecelik ilişkiden mi yoksa kocasından mı olduğunu bilmemektedir. Kocası ölünce ancak gerçeği öğrenmiş ve bu durumu da oğlu Enver’e anlatmıştır.  Enver’in babasına olan öfkesi konusunda tüm telkinlerinin boşa gittiğini gören Gülcihan, Cem’i Öngören’deki akşam yemeğinde uyarmasına rağmen, yazgısına razı olan Cem’in ölümünü engelleyemeyecektir. Mahkemede oğlunun nefsi müdafaada bulunduğunu, maktulü öldürme gayesinin olmadığını söylese bile büyük bir şirket olan Sührab’ı ikna edemeyecek, oğlunun cezaevine girmesine mani olamayacaktır. Kırmızı Saçlı Kadın, oğluna da bütün bu yaşadıklarını mahkemede daha sağlam bir savunma için yazmasını ve kitaplaştırmasını ister. Babasına nasip olmayan yazarlık, bu vesileyle Enver’e annesinin     (Kırmızı Saçlı Kadın) çabalarıyla nasip olur. Basılacak kitabın kapak resminin, kendinse benzettiği için evinin duvarına astığı resmin olasını tembihler.

 

              Kehanetlerin Sarmalında Bir Roman: Kırmızı Saçlı Kadın                                     

Kitabın ismi, kapak resmi ve anlatılan hikâye birbirini tamamlayan ve imleyen bir metaforlar yumağı etrafında dönmektedir. İsim hem ‘Kırmızı Şapkalı Kız’ masalına hem de Rosetti’nin tablosundaki  ‘Kalplerin Kraliçesi’ çağrışımına götürür bizi. Kapaktaki kadın,  hikâyedeki Kırmızı Saçlı Kadın’la ironik bir bağ oluşturur. Su elementi, su kuyusu falda genellikle Kupa Kızı’nı temsil eder. Kuyu başındaki rekabetin sebebi de Kırmızı Saçlı Kadın değil mi? Romanın örgüsündeki bu seçim bize asıl hikâyenin ne olduğunun sorusunu sordurur?

Çok katmanlı bir romanla karşı karşıyayız.  Büyük anlatı geleneğinin, günlük yaşantının, politik dönemin ve roman kahramanlarının hayatlarının kesiştiği bir roman… Aileyi terk etmeler, aşk, baba-oğul gerilimi, darbeler, kaybolmalar ve yüzleşmeler üzerine kurgulanan metin, yaşanmış bir hikâye ile efsaneler diyarından seslenir bize. Babaların evi terk etmesi mitoloji ve dini hikâyelerde sıkça işlenen bir mevzudur. Öyle ki Maniheizm’in kurucusu Mani’nin babası Pattig de ailesini terk eder. Oğlu bunu ömrü boyunca unutmaz ve babasını hiç affetmez. Zeus dahi babasız büyümüştür. İşte romanın temel hikâyesi budur. İki anlatıcının dilinden okuruz romanı.

Bir hafıza yazarı olarak Orhan Pamuk, Marcel Proust ve Ahmet Hamdi Tanpınar gibi hem büyük geçmişin hem de bir anın insanda bıraktığı izlerin peşindedir. Metnin kurgusu hafızaların çatışması temelinde ilerler. Bu noktada Proust ve Tanpınar’da görülen iradi olmayan hatırlamalar, yazar tarafından iradi hafıza olarak tercih edilir. Karakterlerin gücü de güçlü hafızalarından kaynaklanmıyor mu?  Kahramanların hepsi yaşadıklarını unutmamakta, günlük tutar gibi geleceğe taşırlar hatıralarını. “O gece hayatımda ilk defa bir kadınla yattım. Çok sarsıcı ve çok harikaydı. Bir anda hayat, kadınlar ve kendim hakkında bütün düşüncelerim değişti. Kırmızı Saçlı Kadın bana kendimi ve mutluluğu öğretmişti.” Bir yandan babası tarafından terk edilen Cem’in hafızası diğer yandan Enver’in hafızası… Geniş ölçek de ise kaybolmaya yüz tutmuş meslekler, betonlaşan/çirkinleşen şehir hep bu hafızanın izdüşümüdür. Kahramanların yaşadıkları bir saplantı/rastlantının ötesinde olağan bir yaşamın parçası olarak görünür olmaları bu nedenledir. Yazar politik bir bakış açısından ziyade toplumsal/tarihsel göndermelerle insanın, şehrin ve toplumun değişen değerlerine ayna tutar. Gerçi eczacı baba (Cem’in babası) 12 Eylül’ün mağduru olarak karşımıza çıkar, çıkar çıkmasına da onun yaşadığı mağduriyet romanın omurgasını belirlemez. Daha çok ortadan kaybolmasının ailesinde yarattığı travma olay örgüsü için mühimdir. Yazar tarihsel bir anın hafıza tazelenmesinden öteye taşımaz konuyu.

Siyasi mesaj sadece 12 Eylül Darbesi’nden ibaret değil, imara açılan İstanbul’un yanı başındaki yaşam alanlarına bir müteahhitin iştahını şöyle betimler: “Hayri bey, elektriği, suyu olmayan bu araziyi çok ucuza almıştı. Burada su bulursak, bize çok para verecekti. Su çıkınca siyasetçi tanıdıkları buraya elektrik hattı çektireceklerdi. Sonra da Hayri Bey’in bir seferinde planlarını bize getirip gösterdiği kumaş boyama atölyeleri, yıkama odaları, depoları, şık idare binası ve hatta yemekhanesi de olan tam bir fabrika kuracaktı buraya.’’ (Syf: 17) İstanbul’un değişen siluetinin kapitalist orta sınıfın bitmek bilmeyen iştahının en güzel örneklerinden birini ortaya çıkarır. Hayri Bey, Karadenizlidir. Yazar, romanında göndermelerini mecâzi dilin imkânlarından yararlanarak yapar. Mesajlarında yönlendirmede bulunmaz, yeni ufukların açılmasını amaçlar.  Sığ ve doğrudan bir eleştiri yapmaması romanın akışının bozulmamasını sağlar.

Romanın ana hattını her ne kadar su kuyusu kazan usta ile çırağı arasındaki ilişki üzerinde çizmeye çalışsa da birden çok hikâyeyi sarmal bir oyuna dönüştürerek mitoloji ve felsefe gibi kadim üst anlatıların hikâyesiyle sorunsallaştırır. Yazar babanın ortadan kaybolmasını olay örgüsünün temeline oturtur. Babasızlık özleminin ana kahramanların kaderindeki belirleyiciliği kurgunun tamamına yansımıştır. “Betonun harcını hızla karıştırarak arabaya koyup, aşağı boşaltmak gecikince, beton soğuyor diye sinirlenen Mahmut Usta aşağıdan bize bağırırdı. O zaman bana hiç bağırmayan, beni hiç azarlamayan babamı özlerdim” (s.27). Daha önceki romanlarında (Kafamda Bir Tuhaflık- bozacılık, Benim Adım Kırımızı- minyatür)  kaybolmaya yüz tutan meslekleri bir fon olarak kullanmayı seven Orhan Pamuk, bu romanında da kuyuculuk mesleğine bir ağıt yakmaktadır.  Meslekleriyle özdeşleşen karakterler yaratmayı başarır. Hafızada büyük romancılara has, güçlü karakterler yaratır. Kırmızı Saçlı Kadın romanındaki Mahmut Usta,  bu karakterlerden biridir artık. Mahmut Usta, kimi zaman kadim Doğulu bir bilge edasıyla konuşur. Sabır, metanet, iman ve kader ile ilgili düşünceleri geleneksel bilgeliğin izini taşımaktadır.

Karamazov Kardeşler, Babalar ve Oğullar aynı konuyu mesele ederler. Babasını öldüren Dimitri’nin içine girdiği girdap, Pamuk’un romanında Enver’i içine çeker. Baba/oğul, birey/otorite konusunun algılama biçimlerindeki derin çatlakları gösterme gayretindeki bir metni önümüze koyuyor. Pamuk, bu zıtlıkları tartıştırırken tiplemelerden ziyade arka plandaki metafizik külliyata dikkat çekmeye çalışır. Modernleşme sorununu da birey/toplum ikilemiyle yeniden gündemleştirir. Sancılı bir hikâye olan modernleşme serüvenimizin tıpkı Rus romancılarda olduğu gibi daha derinlere bakmamız gerektiğini söyler. Böylece romanını ilk dönem Türk romanındaki oluşum romanından ayrıştırarak, bireyi temel alan roman kategorisine taşır.

Evrensel bir konuyu esatirlerden, efsanelerden ve hikâyelerden yola çıkarak; Doğu’da ve Batı’da baba ve oğul rekabetinin ve çatışmasının işleniş biçimlerine, izleklerine ayna tutmaya çalışır. Bu metafizik mesele kurgunun içinde başarılı bir şekilde işlenir. Pamuk, okuyucunu içine çekmek istediği kuyu, su kuyusundan ziyade, Rüstem ile Sührab ve Kral Oidipus’un çağlar boyunca anlatıla gelen rekabetidir. Her iki hikâyede de oğullar babalarını tanımamaktadır. Otorite olan babayı yenmek ve ‘arzu nesnesi’ olan anneyi (Freud’a göre) elde etmek Batı’da üzerinde haylice tartışılmış bir meseledir. Baba öldürülürken Batı efsanesinde, Doğu’da ise oğul öldürülmektedir. Baba, devlet otoritesini temsil eder. Oğlun özgürleşmesi ancak babanın ölümüne bağlıdır. Tartışmanın çekildiği nokta;  baba-bağlanma, otorite-başkaldırı, itaat-bireysellik, modernleşme-geleneksellik gibi ikilemlerdir. Tıpkı Karamazov Kardeşler’de olduğu gibi… Belki Babalar ve Oğullar’daki bir Bazarov karakteri karşımıza çıkmaz, ancak Cem, Mahmut Usta ve en çok da Enver güçlü bir karakter halini alır. İlginçtir, Enver tutucu bir tip olarak işlenir, baba ise ilerici bir karakterdir. Kahramanların tersyüz edilmesi yazarı klasik çizginin dışına çıkartır. Sofokles, babayı kör ederken yazarımız da babayı (Cem’i) gözünden vurulduğu bir kurşunla öldürür. “Sana kızdığım zamanlar aslında seni kör etmek geliyor içimden” diyecektir Enver.

Doğu-Batı ikilemini Sessiz Ev, Kara Kitap ve Beyaz Kale romanlarında işleyen Orhan Pamuk; bu romanında da ana damar olarak bu konuya eğilir. Roman İstanbul’un Asya yakasında (Gebze) başlar, Batı yakasında( Öngören-Küçükçekmece) biter. Mahmut Usta, Doğu esatirlerini anlatırken, çırağı Cem de Batı mitolojisinden bir hikâye ile karşılar onu. Ahmet Hamdi Tanpınar, “Şark ve Garp meselesinin aslında pratik hayat içerisinde hallolduğunu, aslında meselenin münevverlerin kendi aralarında konuşmaktan vazgeçmedikleri bir meseleden ileri gitmediğini” belirtirken Orhan Pamuk’un bu ifadeye pek de katılmadığını düşünebiliriz.

Orhan Pamuk’un romanlarının genel bir zaafı bu romanda da ortaya çıkmaktadır: Kadın kahramanlar hikâyeye güçlü bir giriş yaparlar, ancak tam anlamıyla bir karaktere dönüşememektedirler. Kitaba isim olacak kadar mühim bir kahraman olan Gülcihan nam-ı diğer Kırmızı Saçlı Kadın romandaki serüveninde belirleyici olamamaktadır.  Gülcihan, bu romanda kendine bir hayat kuran kadın olarak değil de erkek kahramanların yazgısının bir parçası olarak yaşamaktadır. Tek istisnai durum,  Enver’e savunmasının kitaplaştırmasına dönük ısrarıdır. Oysa tali bir kahraman olan Mahmut Usta, güçlü bir karakter olarak daha çok ön plana çıkar.  Hem kendi yazgısını belirler hem de Cem’in yazgısının devinimine etkide bulunur.

Ansiklopedik bilgilerle yoğrulmayan Kırmızı Saçlı Kadın, yazarın daha önceki romanlarından ayrışır. Cevdet Bey ve Oğulları, Kara Kitap ve Kafamda Bir Tuhaflık romanlarındaki bilgi-malumat çokluğu metnin olay örgüsünün gölgelenmesine ve okuyucunun asıl akışın izini kaybetmesine neden olmaktaydı. Bu roman ise bir polisiye roman akıcılığını/gerilimini hatırlatırcasına ana kurguyu her an diri tutmaktadır. Kırmızı Saçlı Kadın, ikinci bölüme kadar ağır ağır akarken, ikinci bölümde, soluk kesici bir tempo ile o ürpertici sona doğru koşuyor, okuyanı da koşturuyor.

İlk aşk deneyimi bütün bir hayatı belirler mi? Yoksa kaderimizi çizen yalnızca tarihin ve efsanelerin gücü müdür? Yazarın kurmaca sanatındaki ustalığı, metafizik sorunlarla harmanlanması karşımıza kısa; ancak yoğun bir metin çıkarmaktadır. Kısa cümleleri tercih etmiş olması hikâyenin hem akıcı olmasını sağlamış hem de polisiye bir romandaki merak/sürükleyicilik hissini uyandırmış.

 

Kaynaklar:

1-) Kırmızı Saçlı Kadın/ Orhan PAMUK, Yapı Kredi Yayınları  Şubat 2016 İstanbul

2-) Çağcıl Bir Tragedya: Kırmızı Saçlı Kadın/ Hasan Bülent KAHRAMAN, 12 Şubat 2016 Sabah Gazetesi

3-) Kırmızı Saçlı Kadın: Orhan Pamuk’tan yeni bir ‘magnum opus’/ Murat BJEDUĞ, 12 Şubat 2016 T24.com.tr

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir