Gölgesizler- Hasan Ali TOPTAŞ

Kayıp İnsanlar, Kayıp Hayatlar:  golgesizler

Bu hikâye bir yokluğun hikâyesidir. Kentte daralan, köyde durağan yaşamın içinde belirsizleşen insanların hikâyesi… Bir köyde insanlar birer birer aniden ortadan kaybolur, bu öyle bir kaybolmadır ki bir söylenceye dönüşme biçimini almışlardır. Soyut birer varlığa dönüşen kayıp insanlar bir muammaya dönüşürler. Arayanların tamamı nihayetinde kaybolanlar kervanına katılır. Devasa bir girdaba dönüşen kaybolanların hikâyesi köy-kent ikilemini masalsı bir iklime çevirerek bize sunar. Hasan Ali Toptaş, yüzünü şehirden taşraya çevirdiğinde büyük sessizliği biraz daha sessiz kılmaya çalışır. Kendini arayan insanlarla dolu bu hikâyede kimse kendini bulamaz nihayetinde, herkes bir gölge, sis olup büyük boşluğa karışır.

Şehirde bir berber dükkânında başlayan öykü,  eş zamanlı olarak köye taşınır. Köyde yaşanan olaylar şehirde yaşananlardan yıllar evveldir. Zaman da ileriye geriye sıçramalarla ve tekrar tekrar yaşanan anların birleşmesiyle kocaman bir yumak halini almaktadır. Yazar, köydeki kaybolmaları ve arayışları berber dükkânında sıra bekleyen bir müşterinin gözünden anlatmaya başlar. Dükkândaki sessizliği zamanın durmasına benzerdir,  tıraş olmaya gelmiş keçisakallı saçı başı dağınık ve kirpiyi andıran kişinin sessizliğini, meydanın boş ve ıssızlığını bir tek kara tespih tanelerin üst üste düşmeleri ve berberin makas sesi bozar. Berber koltuğunda oturan kişi yıllar evvel muhtarlık seçiminden sonra ortadan kaybolan Cıngıl Nuri’dir. Kara tespihli adamın gözünden şehirdeki berber dükkânını ve hafızasından da köyde olup bitenleri dinleriz. Berber dükkanındaki aynayı bir metafor olarak kullanan anlatıcı buharlaşan insanların izini atların, tespih çekmelerin ve kaynayan demliğin sesinden takip eder. İlkin Reşit’in kızı ‘Güvercin’  kaybolmuştur. Dünyalar güzeli Güvercin’in kaybolmasından Cennet’in oğlu sorumlu tutulur, Muhtar ve Bekçi tarafından. Cennet’in oğlu ‘hiç kimseye’ yazdığı mektuplar yüzünden mesul tutulmuştur, üstelik içinde kime ve ne yazıldığı belli olmayan mektuplar… Muhtar ve Bekçi(iktidar) tarafından sorgulanır ve dövülür, bu sorgudan sonra aklını yitirir ve ‘yoklar fısıltısı’na o’da katılır. Jilet almaya giden berber çırağı da ortadan kaybolur. Çırağını aramaya çıkan berber de yüzü sabunlanmış müşterisini berber koltuğunda bırakarak kayıplara karışır. Kaybolmalar o kadar olağan bir hâl alır ki köylüler bunu olağan bir şey olarak kabullenirler. Hatta bir zaman sonra berber dükkânından da eser kalmaz.

Kayıp insanlar bir zaman sonra at, ayı, kuş ve diğer türlü canlı formlarında köyün sokaklarında rüzgârda sürüklenen bir nesne misali gece-gündüz dolaşmakta hayat var ile yok arası bir şekle dönüşmektedir. Duvar dibinde pinekleyen, kışsa kahvede oturup dışarıyı seyreden aksakallı ihtiyarlar, bir koro gibidirler; birlikte hareket ederler, birlikte konuşurlar. Biraz köyün belleği, biraz vicdanı ancak daha çok olup biteni hafızlarına taşıyan birer kayıtsız ruh gibidirler.

Yazar çoklu anlatıcıların tanıklığında metnini kurgulamıştır. Anlatıcı yer yer berber müşterisi yer yer köyün imamı yer yer de berber ya da çırağıdır. Sade ve akıcı bir üslubu tercih etmiştir. Asıl ustalığını dil oyunlarında göstermektedir. Kurgunun bir oyun olduğunu hem karakterlerin yokluğunda hem de anlatımın belirsiz hâle getirmesinde görmekteyiz. Şu alıntılar anlatımdaki ustalığı ve büyülü ifadeyi gayet iyi örneklemektedir: İçinde biriken uzaklara gidiyormuş.” “Yaşlı bir hırıltı bulutu.” “Gece, damları sürükleye sürükleye arkalarından gelmişti sanki.” “Öksürüğe tutunmak”. “Kahkahaların ortasına nişan aldı.” “Kapıya yüklenen zifiri karanlık.” “Toprağa kapanmış küçücük çocuklara benzeyen mezarlar.” “Umutsuzluktan harf harf dökülen bir ses.” “Kalaylanmış bir çift tas” (gözler). Dikkatli okuyucu Hasan Ali Toptaş’ın üslubunun bel kemiğini ikilemelerden ve bol tekrarlardan oluştuğunu gözlemlemiştir. Tercih edilen bu anlatım düzyazıya bir şiirsellik, melodik bir eda katmaktadır.

Gölgesizler, farklı zaman ve mekânların iç içe geçmişliğiyle, olayların ve kişilerin neredeyse soyut birer kavram olarak ele alınmalarıyla, daha baştan anlatının bir oyun olduğunun vurgulanmasıyla ve yazarın da bu oyunun bir parçası yapılmasıyla postmodern romanın başarılı bir örneği olarak değerlendirilebilir. Romanda, görünürde bir olay örgüsü vardır belki ama asıl tema, söz konusu olaylar değil, bu olayların yardımıyla zaman-uzam, varlık-yokluk gibi felsefi sorunların tartışma gündemine getirilmesidir. Söz konusu kavramlar, romanda neredeyse birer roman kişisi gibi ele alınarak somut birer varlığa dönüştürülmüşlerdir.

Hasan Ali Toptaş, okuyucunu taşranın sıkıntısı içinde büyük bir şölene davet eder. Okuyucu büyülü bir dilin ve anlatımın etkisiyle şiir tadında bir metni okumanın ‘bin bir hazzını’ yaşar. Keyifli okumalar!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir